osman savci Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in hikayeler.1 comment so far
Değişen dünyaya değişen bir web sitesiyle merhaba deyin…
www.osmansavci.com.tr.tc
www.dokuziki.com.tr.tc
REKLÂM, Gercegi bir bakima da bir baska turde suslemek hayâl ettirmektir.
REKLÂM, Gercegi iyimser bir acidan dile getirmektir…
Brooklyn koprusunde, bir bahar gunu, kor bir adam dilencilik yapiyormus. Dizlerinin dibine bir tabela koymus. Uzerinde “DOGUSTAN KOR” yazili imis.
Herkes dilencinin onunden gecip gidiyormus. Bir REKLÂMCi bunu gormus. Tabelayi almis, arkasina bir seyler yazmis, oldugu yere tekrar birakmis.
Ne olduysa olmus….. Gelip gecen ve bu tabeladaki yeni yaziyi okuyan herkes, baslamis dilencinin onundeki sapkaya, habire para atmaya….
Bir cumle yetmis, onca kisiyi etkilemeye ve dilencinin sapkasinin kisa surede agzina kadar parayla dolup tasmasina…
“GUZEL BiR BAHAR GUNU…
AMA BEN BAHARi GORMUYORUM”
arı ve çiçek Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in hikayeler.1 comment so far
Günlerden bir gün bir kır çiçeği narin boynunu topraktan çıkarttı. Güneşe döndü yüzünü. Hoşuna gitti sıcaklığı. ” Sen de kimsin ? Söyler misin bana dedi “
Gülümsedi Güneş.” Bana güneş derler dedi.”
” Hoşuma gitti sıcaklığın. Hep burda mı olursun ? ” diye sordu çiçek
” Evet dedi Güneş, genellikle hep burda olurum”
Hafifçe salladı yapraklarını ” Pek hoşsun ” dedi güneşe.
İlkbahardan bir gündü. Rüzgar geldi çiçeğin yanına.” Sen dedi Ne kadar güzel bir çiçeksin “
Kızardı çiçek.” Teşekkür ederim ” dedi gururla.
Gece oldu. Çiçek şaşırdı. Niye böylesine kararmıştı ki her yer birden. Korktu. Çok karanlıktı. Ay çıktı bulutların arkasından. Neşeyle selamladı çiçeği.
” Selam sana güzel çiçek. “
Gel zaman git zaman çiçek her güzel gördüğü şeyin iyi olduğuna inandı.
Geçen günlerde ağustos böceklerinin şarkılarıya çoştu. Güneş’in sıcaklığıyla sevindi. Ay’la arkadaşlık etti. Rüzgarla şakalaştı.Kuşlarla sohbet etti.
Yazın ortalarında bir arı geldi yanına:
” Selamlar sana olsun güzel çiçek dedi”
Hayli çirkin gözükmüştü Arı gözüne.Şöyle bir baktı ona:
” Size de selamlar ” dedi burun kıvırarak.
Arı hergün geldi çiçeğe.Hergün merhaba dedi. Hergün mahzun olarak döndü çiçeğin yanından.
Bir gün dedi ki çiçeğe
” Ben, dostum olmanı istedim en çok güzel çiçek. Ama hiç güneşle konuştuğun gibi konuşmadın benle, Ağustos böceğiyle güldüğün gibi gülmedin. Rüzgarla dans ettiğin gibi benimle etmedin. Halbuki bilmezsin güzel çiçek yaz bitecek. Güneş gidecek, rüzgar sert esecek, ağustos böceği ölecek. Soğuk kış günlerinde böylesine parlak olmayacak yaprakların. Solacaksın. İşte o zaman yanında bir can isteyeceksin. “
” Bu yaz bitmeyecek bir kere dedi ” Çiçek ” Güneşte gitmeyecek ayda, rüzgarda .Gidecek olsalar söylerlerdi bana. ” dedi kızgınlıkla
Gülümsemekle yetindi Arı çiçeğe. ” Göreceksin dedi güzel çiçek “
Bir zaman sonra, kablumbağın dediği gibi Rüzgar sert esmeye, güneş ısıtmamaya başladı. Ağustos böceği gitti.
Çiçek şaşkındı. Neden gitmişti herkes apansız ?
Sordu güneşe ” Neden ısıtmıyorsun artık ?
” Başka yerlerde olmam gerek. ” dedi güneş aceleyle.
Rüzgara sordu ” Neden üşütüyorsun ?
” Güneşin olmadığı yerde ben de sert eserim ondan”
” Ama dedi hani dosttuk biz? Hani hiç ayrılmayacaktık ?
Cevap vermediler ona ne ay ne güneş ne de rüzgar
Üşüdükçe üşüdü çiçek, soldukça soldu.Tıpkı Arının dediği gibi tek tek döküldü yaprakları, kupkuru bir dal kaldı sonunda.
Bir gün Arıyı gördü yanında
” Demiştim sana değil mi? Hepsi gidecekler diye. Güzellik bir an, Çekicilik bir kaç saattir. Kalıcı olan Dostluktur. Aslolan Sevgidir. Tırtılda çirkindir ama bir gün yaprağı kaldırdığında,bakmasını bilirsen eğer, görürsün ki Tırtıl, bir güzel ipek böceği olmuş “
” Bak “dedi Arı’ya hüzünle.” Tek bir kuru dal kaldım. Ne güzel yapraklarım, ne de yeşilim kaldı yanımda. Güzelliğim gitti. “
Arı üzülmüştü çiçeğin üzülmesine dayanamadı :
* Olsun dedi. Yazla birlikte hepsi çıkacak yeniden. Üzülme sen “
” Üzülmemem için yanımda kal o zaman ” dedi çicek. ” Ne olur gitme. “
” Tamam dedi Arı. ” Söz sana. Hep yanında olacağım. “
” Ben de dedi çicek. Dostluğundan hiç vazgeçmeyeceğim “
O gün bugündür nerde bir çiçek görürseniz çiceklerin yanında bir de arı vardır .Arı ve çicek ayrılmaz iki dostturlar ezele kadar.
dost dediğin Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in hikayeler.add a comment
DOST DEDİĞİN
Dost dediğin radikal olmalı;
Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile seni sevmeli…
Sarılanacak biri olmadığın zamanlarda bile sana sarılmalı…
Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı…
Dost dediğin fanatik olmalı;
Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli,
Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı…
Ama hepsinden daha çok matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı…
Üzüntüyü bölmeli…
Geçmişi çıkarmalı…
Yarını toplamalı…
Kalbinin derinliklerinde ihtiyacı hesaplamalı…
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı….
MEVLANA
aile Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in hikayeler.add a comment
21 senelik evlilikten sonra “aşk ışıltısını” canlı tutmanın yeni bir
> yolunu buldum. Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu
> aslında eşimin fikriydi.*
>
> * *
>
> *Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak:*
>
> *”Biliyorum ki onu seviyorsun”dedi.*
>
> *” Ona da zaman ayırman gerekiyor.”*
>
> *Karımın, ziyaret etmemi istediği “öbür kadın” 19 yıldır dul olan
> annemdi. İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi
> görme fırsatım pek olamıyordu.O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya
> davet ettim. *
>
> *Endişelendi ve hemen “İyi misin, her şey yolunda mı?” diye sordu.*
>
> *Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin
> mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.*
>
> *”Seninle beraber ikimiz biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını*
>
> *düşündüm .” diye cevapladım.*
>
> *”Sadece ikimiz mi?” Biraz düşündü ve”Çok isterim” diye cevap verdi.O
> Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum.
> Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin
> görünüyordu. *
>
> *Kapısının önünde,paltosunu çoktan giymiş bir şekilde bekliyordu.
> Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik
> yıldönümlerinde giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir
> yüzle gülümsedi.*
>
>
>
> *Arabaya bindiğimizde;*
>
> *”Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten çok
> etkilendiler” dedi.*
>
> *”Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar.”***
>
> *Gittiğimiz restaurant, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin
> kaliteli olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma
> girdi.Yerimize oturduktan sonra ona mönüyü okumam gerekmişti, çünkü
> küçük yazıları göremiyordu. Ben daha mönünün ortalarındayken annemin
> nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark
ettim:*
>
> *”Eskiden, sen küçükken,mönüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla
> beni dinlerdin” dedi.*
>
> *Ben de gülümsedim;*
>
> *”O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak
> borcumu ödeyebilirim” dedim.*
>
> *Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama
> eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz
> zamanın birazını telâfi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve
> eğlendik ki film saatini kaçırdık. Akşam annemi bırakırken;*
>
> *”Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet
> etmeme izin verirsen” dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık.*
>
> *Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu:*
>
> *”Çok güzeldi” dedim*
>
> *”Düşünebileceğimin çok üstündeydi”*
>
> * *
>
> *Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti.
> Bu, o kadar âni gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım
> olmamıştı. Birkaç zaman sonra evime,annemle yemek yediğimiz restorandan,
> ödenmiş iki kişilik bir yemek*
>
> *faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:*
>
> *”Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız
> randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki
> kişilik bir yemek ayarladım*
>
> *çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum Seninle olan o günkü
> randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.*
>
> *”Seni Seviyorum.”*
>
> * *
>
> *O esnada, “Seni Seviyorum”*
>
> *demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara hak ettikleri zamanı
> ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli
> değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin*
>
> *çünkü böyle şeyleri erteleyebileceğiniz **”başka bir zaman”** ı her
> istediğinizde yakalayamayabilirsiniz”.*
-ALINTIDIR -
FOFOŞ Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in hayvan sevigisi.add a comment
Sıcak bir Mayıs günü buldum onu. İş yerime yakın olan bankamatiğe giderken park etmiş araçlardan birinin camına yapıştırlmış kağıt ilişti gözüme.”DİKKAT MOTORDA KEDİ VAR”. İşimi bitirip geri döndüğümde bizim şoförlere sordum ve biri;
“evet yazıyı ben yazdım, bir kedi arabanın motoruna sıkışmış ve devamlı ağlıyor, sahibi okusun diye yazdım” dedi. Tekrar arabanın yanına döndüm, kediye seslendim ve miyavlamasını zar zor duydum.Sıcak hava ve sürekli ağlamaktan artık sesi kısılmıştı.Arabanın kime ait olabileceğini düşünmeye başladım. Arka camda bırakılmış bir zarfın üzerini güçlükle okudum ve sahibine telefonla ulaşıp durumu anlattım. Anahtarını birisi ile gönderdi ve motor kapağını açtığımızda siyah beyaz renklerde ama kirden kapkara olmuş yaklaşık iki aylık yavruyu çıkardık. Korkudan zangır zangır titriyordu. Kucağıma alınca bir bebeğin annesine sarıldığı gibi bana sarıldı ve yüzüme güven duygusuyla baktı. O zaman farkettim güzel yüzünü, yeşil gözlerini.
Kedileri çok seviyordum ama bir yıl önce kedimin ani ölümü beni çok üzmüştü ve artık evde kedi beslememeye karar vermiştim. Fakat bu yavruyu da bu halde sokağa bıraksam başı boş gezen köpekler rahat vermeyecek ve kendini kurtaramayacaktı. Yazıyı yazan soför ; “Abla sen bu gece idare et ben onu yarın bizim köye götürürüm, orada bakarlar “deyince çok sevindim ve bir kutuya koyup akşam eve götürdüm. Benim kadar kedi seven 14 yaşındaki kızım kapıda kutuyu aldı ve açınca öyle bir çığlık attı ki, bu olayı daha sonraları anlattığında hayatının en mutlu anlarından biri olduğunu, sevinçten dizlerinin titrediğini anlatıyordu herkese. Durumu anlattığımda gönderilmesi fikrine şiddetle karşı çıktı ve “onu verirsen ben de giderim gittiği yere ” diyecek kadar diretti. Kıyamadım ve kaldı.
O günden sonra evin bir ferdi oldu Fofoş. Yumuşak karakteri, oyunculuğu ve akıllı olmasıyla gönlümüzde taht kurdu.
Dişi olması nedeniyle ona zor bakarken hamile kalırsa bir de yavrulara bakamayız diye düşünüp veterinerle konuştum. Ameliyat olmasını istemedim, hem acı çekmesin hem de doğası gereği çiftleşebilsin diye. Veteriner de doğum kontrol hapı önerdi.Çok mantıklı geldi ve nasıl bir sonun bizi beklediğinden habersiz kullanmaya başladık.Evde yaşıyor ama istediğinde sokağa çıkıyor ve çiftleşebiliyordu. 5-6 ay sonra karnı şişmeye başladı. Kullandığımız haplar işe yaramadı ve hamile kaldı diye düşünürken iltihaplı bir akıntı başladı. Hapların yan etkisi olarak rahim içi iltihabına yakalanmıştı. İğne ilaç vs. derken tedavi oldu ve iyileşti. Daha doğrusu ben öyle sandım. Meğer hiç bir zaman tam iyileşme olmazmış ve tekrarlayabilirmiş. Fofoşla bundan sonra 5 güzel sene geçirdik. Ama hastalığı tekrardı. Yeniden iğneler haplar ve yine iyileşir gibi oldu. Ama bir süre sonra tekrar tekrar derken artık antibiyotiklere karşı da direnç gelişti. Ameliyat olması gerekir dediler. Çaresiz kabul ettim.
Ameliyatta olan bir hata ile karın içine de iltihabın aktığını ve bunun sonucunda ilk 1-2 günün riskli geçeceğini söylediler. Benim sesimi duyunca anestezinin etkisinden çarçabuk çıktı ve hızla iyileşmeye başladı. Ta ki beşinci güne kadar. Halsizliği arttı, her gün iğne oluyordu zaten ama tedavi şekli değişti ve daha da kuvvetli antibiyotikler bu sefer damardan yapılmaya başlandı. Ertesi gün enfeksiyonun akciğerlere de geçmesiyle solunum güçlüğü başadı ve giderek arttı. Klinikte oksijen vermeye başladık ama yine de rahatlatmadı. Durumunun çok ciddi olduğunu ve belki de yarına çıkamayacağını söylediler. Gözümden bir dakika bile ayırmadığım sevgili küçük kızım gözümün önünde can çekişiyordu. Güzel yeşil gözleriyle bana “beni kurtar” diye bakıyordu. Evde çocuklarla şakalaşırken onun tepkisini ölçmek için bir iki kez numaradan ağlama sesleri çıkardığımda koşarak gelip yüzümü gözümü yalamıştı. Bu kez dökülen gözyaşlarımın kendisi için olduğunu anlıyor ve bana minnetle bakıyordu.
Bırakın hayvanları kaç insan böyle zor bir ameliyat geçirir de bir kez olsun şikayet etmez, sesini çıkarmaz? Yapılan her şeyin kendisinin iyiliği için olduğunu o kadar iyi anlıyordu ki. Gösterdiği sabır anlatılacak gibi değil. Ama artık yapabilecek bir şey kalmamıştı ve belki de bu güne kadar hayatımda aldığım en zor kararı almak zorunda kaldım. Kararımı bildirmeden önce kızımı da oraya çağırıp durumu anlattım ve onun da hem fikir olmasıyla uyutulmasını istedik. Onlar da doğrusunun bu olduğunu söylediler. Bu kez kurtaramamıştım. Onu kendi ellerimle teslim ettim. Tanrım hiç kimseyi böyle zor anlarda bırakmasın.
Şimdi boşluktayım. Her şey o kadar yavan ki! Çünkü benim en sıkıntılı anlarımda bile benim için çok büyük bir moral kaynağı oldu. Onu bir kerecik sevip okşamak yumuşacık tüylerinden öpmek benim bütün yorgunluğumu ve sıkıntımı hafifletiyordu. O benim adeta çocuğum, arkadaşımdı. Yanımda bir nefes, bir candı. Yatağımda uyurken soluğunu ya da mırıltılarını dinlemek en büyük huzur kaynağımdı. Başkaları anlamasa da biz konuşarak çok güzel anlaşıyorduk. Ses tonumdan o benim ne dediğimi anlıyordu, ben de onun ne demeye çalıştığını çok güzel anlıyordum.
Hayvanlarla yakın dostluk kurmamış, hayvan beslememiş kişilere bu yazdıklarım çok abartılı gelebilir. Ama inanın fazlası vardır eksiği yok. Hayvan dostları beni çok iyi anlayacaktır. Gözlerim yokluğuna alışamadı.
ONU ÖZLÜYORUM…
üç kelime Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in ilginçlikler.add a comment
Usanmak, vazgeçmek, umursamamak… Bu üç kelime eğer bu sırayla dizilmişse
artık bir insan yaşamında, sevilmeyi özlemeye başlamıştır o insan. Sadece
şefkatli bir ses ve o sesin tek birhecesi bile yeter yağmurlu bir günü
güneşli bir gün yapıvermeye… Karşımdaki suretin durgunluğu tanıdık…
Usanmaktan vazgeçmişliğe uzanan bir koridorda; ağlamadan, söylenmeden,
gözünü
kırpmadan oturuyor.. Mutsuz olması için hiçbir sebep yok oysa. Bir işi, bir
evi, ailesi, geliri, ve sairesi, ve
sairesi var… Hayatın beyaz, kalın resim kâğıdına benzeyen ilk gününde,
kurşun kalemle bir
çırpıda çizilmiş ilk taslağında ne varsa hepsi tamam yani. İş boyamaya
geldiğinde, içlerini
doldurmak gerektiğinde başlıyor bütün mesele… “Daha ne istiyorsun?”
diyorlar. Oysa o kelime,
“Daha”; ne korkunç, ne büyük, ne yıkık bir köprüdür. O kadar yıkıktır ki;
döküntüsü tıkamıştır
zaten bütün yolları… Şimdi, oturduğu yerden kalkmadan yapıyor yapmak
zorunda olduklarını. Ve
hiç de mutluluk duymuyor mutluluk duyması gerekenlerden… Her şeyin, her
ilişkinin, her adamın,
her kadının, her günün bir şekilde “aynılaşması” yoruyor aslında. Kırmızı
ışıkların uzun,
yeşillerin kısa olması, üzerinde uzlaşılmış her meselenin sonunda rengini
kaybetmesi, “asansörü
ve 24 saat sıcak suyu olan her dairenin” ultra lüks sayılması gibi… Yani
son derece sıradan,
yani sadece olması gerekenin olduğu her durumun; şükran duyulması gereken
bir halmiş gibi
sunulması… Ve en çok da aza kanaat ettikçe “hiç”in reva görülmesi
usandırıyor… Sonra
vazgeçiyor anlaşılmayı, aranmayı, özlenmeyi beklemekten… Kırılanı,
örseleneni, dağılanı düzeltmekten ve gün üstüne gün koyup biriktirmekten…
Birikmiş öfkeleri bilemekten vazgeçiyor…
Artık o, koridorda öylece otururken umursamıyor daha önce bugüne sebep
olanların tekrara
düşmesini. Öyle ya; daha ne istiyor ki? “Asansörü ve sıcak suyu varken” ve
her şey ultra lüks
diye pazarlanırken?.. Kurşun kalemle eskizi çizilmiş ve sonradan
renklendirilmiş bir hayatın ne
eksiği olabilir ki? Renkleri uyumsuz ve solgun olsa ne çıkar?…
Sadece “sevilmek” harekete geçirir donmakta olan bir kalbi. Ve hızla çarpan
bir kalptir her
seferinde, dünya üzerindeki onca güzel şeyin sebebi… Yani… Sızlayan
yerinden sevmeye
başlamalı bir insanı. Sevdiği kadar da sevilmektir zaten bir acının yara
bandı…
tesadüfler Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in ilginçlikler.add a comment
Londra Üniversitesi uzmanları ve ünlü İngiliz tarihçiler, geçtiğimiz 2
yüzyıl içinde insanları ‘birbirine yakınlaştıran’ tesadüfleri
sıraladı:
James Dean’in ölümüne neden olan otomobilinin hurdası birçok kişiye
felaket saçtı. Hurdayı garaja götüren tamirci, araba bacağının üzerine
düşünce sakat kaldı. Dean’in arabasının motorunu satın alan bir doktor
araba kazasında öldü. Doktorun kardeşı de aynı motorun sergilendiği
salonda çıkan yangında can verdi. Yıllar sonra motor ve kaporta
yeniden sergilendi. İlk gece, araç bir seyircinin üzerine düştü.
Seyirci ağır yaralandı.
İlk tesadüf hikayesi ünlü aktör Anthony Hopkins’ten… Hopkins, George
Feifer adlı yazarın ‘Petrovka’li Kız’ adlı kitabını bulamıyordu.
Yazara telefon ederek kıtabı istedi. Yazar kitabı 2 hafta sonra
Londra’ya getireceğini söyledi. Evden çıkan Hopkins, metroya bindi.
Aradığı kitabın yandaki koltukta unutulduğunu gördü. 2 hafta sonra
yazarla buluşan Hopkins, metrodaki kitabın, yazardan çalınan özel
sayılı ilk baskı olduğunu öğrendi.
Yer Amerika’nın California eyaleti. Richard Bensinger adlı emekli
demiryolu işçisi, 1957′de Eureka kasabasındaki köprüde yürürken
fenalaşıp öldü. 2 yıl sonra oğlu Hiram, aynı köprüde başına bir kalas
isabet etmesi sonucu hayatını kaybetti. 6 yıl sonra Hiram’in oğlu
David de aynı köprüde araba kazasına kurban gitti.
Ingiltere’nin Bristol limanı açıklarında 5 Aralık 1668′de bir şilep battı.
Yalnızca Hugh Williams adlı bir yolcu kurtuldu. 1784′de aynı bölgede
yeni bir kaza oldu. 60 denizci arasında yalnızca ikinci kaptan Hugh
Williams kurtuldu. 1952′de aynı yerde üçüncü bir şilep battı. Kurtulan
tek yolcunun adı Hugh Williams’tı.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Cape Town Ticaret Odası’nın yıllık
kongresi’de, İşadamı Daniel de Toit konuşmasını şöyle bitirdi:
“Hayat beklenmedik bir zamanda beklenmedik şekilde sona erebilir… De
Toit kürsüden inerken ağzına attığı şekerin boğazına kaçması sonucu
öldü.
James Langley, İngiltere’nin Eastbourne bölgesindeki evinden sokağa
çıktı. Şemsiyesini almak için geri dönerken ayağı kaydı, başını yere
çarptı ve öldü. Bir hafta sonra evden çıkan eşi Teresa, şemsiyesini
almak için geri dönerken başını kapıya çarptı, beyin kanamasından
öldü.
ChrIstIna Veroni, 1991′de İtalya’nın Torino kentinde tramvay çarpması
sonucu öldü. 4 yıl sonra babası Vittorio, aynı geçitte aynı sürücünün
kullandığı aynı tramvayın çarpması sonucu öldü.
Tesadüfler zincirinin en inanılmazı, 1981′de ABD’nin Boston kentinde
meydana geldi. Randolp Matika, yıldırım çarpması sonucu evinin önünde
öldü. Adamın dul eşi yeniden evlendi. Damat Pepero düğün gecesi sigara
içmek için balkona çıktı. Düşen yıldırım, damadın ölümüne neden oldu.
Kadın sinir krizleri geçirdi. Tedavi için gittiği klinikte bir doktora
aşık oldu ve evlendi. 1 hafta sonra hastasını ziyarete giden doktoru
da yıldırım çarptı.
1898′de gazeteci-yazar Morgan Robinson ‘Titan’ adlı bir kitap yazdı.
Kitapta büyük bir yolcu gemisi, okyanusta buzdağına çarpıyordu. 14 yıl
sonra ‘Titanik’ deniz faciasi meydana geldi.
binbir gece Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in ana sayfa.add a comment
BİNBİR GECEDEN BİRİ
BİRZAMANLAR, Doğu’nun şehirlerinden birinde, zengin ve varlık bir adam ölmüş. Haberciler ve tellallar şehrin sokaklarına yayılıp halka şöyle seslenmişler:
“Ey ahali! Bildiğiniz gibi Veli Ağa vefat etti. Önemli bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için yardımcı arıyor. Kim mezarda geçireceği ilk gecede ona eşlik ederse, Veli Ağa’nın servetinin yarısı kendisine verilecektir.”
Tellalların onca bağırıp çağırmalarına rağmen, kimse bu ilginç teklife talip olmaya cesaret edemedi. Akşama doğru, şehrin en fakir adamlarından biri olan hamal, bakmış ki, elinde mal olarak bir küfe ve ipten başkası yok. “Hamal olarak yatar, ağa olarak kalkarım” diyerek koşmuş ve diri diri mezarda gecelemeye talipli olmuş.
Ertesi gün, genişçe bir mezar kazmışlar. Bir tarafına iyice kefenlenen Veli Ağa’yı bir tarafına da hamalı yatırıp mezarı kapatmışlar.
Az sonra sual melekleri çıkıp gelmiş. “İkisi de artık bize emanet” diye aralarında konuşuyorlarmış. Biri:
“Öyle de..” demiş. “Zengin olan zaten burada kalıcı, önce şu hamaldan başlayalım.”
Öteki melek bu teklifi makul görmüş ve hamalın baş ucuna gidip sorguya başlamışlar:
“Dünyada malın mülkün var mıydı?”
“Alay etmeyin” demiş hamal. “Sırtımdaki küfeden ve ipten başka bir şeyim hiç olmadı benim.”
“Öyleyse söyle bakalım” demiş melekler. “O küfe ile ipi hangi kazançla nasıl aldın?”
Hamal başlamış anlatmaya:
“Beş kişinin malını on kuruşa taşıdım. İkisini yedim sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işi yaptım. Böyle böyle para biriktirdim. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”
Melekler:
“Olmadı” demişler. “Olmadı hamal efendi. Falancadan aldığın para hak ettiğinden çok azdı. Biz bunun hesabını ondan soracağız. Filancaya da çok ucuza taşımıssın, bunun da hesabını ondan soracağız”
“İyi ama..” demiş hamal. “hakettiğim parayı isteseydim, bana taşıtmazlardı ki…”
“Sen merak etme” demiş melekler. “Nasıl olsa ikisi de buraya gelecek, o zaman biz sorarız bunların hesabını.”
Ve sorguya devam etmişler:
“Sen bir daha söyle bakalım. Kazandığının ne kadarını yedin, ne kadarını biriktirdin?”
“Vallahi” demiş hamal. “Genelde hep yarı yarıya… On aldıysam beş sakladım, beş yedim. İki kazandıysam, birini kenara attım.”
“Olmadı” demiş melekler. “Bu iş hiç olmadı. Sen hem kendinin hem de çoluk çocuğunun boğazından kısmışsın. Hem kendi nefsine, hem de onların nefislerine zulmetmişsin. Bu günahtır bilmez misin?”
Hamal ne cevap vereceğini düşünürken kan ter içinde kalmış. Ve bütün bir gece melekler sormuş o kıvranmış, melekler sormuş o kıvranmış.. Nihayet sabah olmuş ve mezarı açıp onu dışarıya çıkarmışlar.
Hamal bakmış, kadı efendi dahil bütün şehir kabrin başına toplanmış. Hatta mehter takımı bile hazır bekliyor.
Kadı, mezardan kendisini dışarıya atan hamala:
“Afferin hamal efendi, kimsenin cesaret edemediği bir işi yaptın. Ama mükafatını da göreceksin. Artık zengin bir adamsın.”
Halkan bir alkış ve ‘Yaşasın’ kopmuş.
Hamal:
“İstemem! İstemem! Vallahi istemem!” diye bağırmış. “Ben, bir iple bir küfenin hesabını sabaha kadar veremedim. Onca servetin hesabını nasıl veririm. Kim isterse o alsın. Hesabını da alan versin!” ?
AYAZDA İKİ YÜREK Temmuz 12, 2007
Posted by osman savci in Kategorilenmemiş.add a comment
Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, AMA
kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü
seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı fark etti sanıyorum. Ama bir şey
demedi. Gözlerim kapalıydı, AMA yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını
hissettim. Günlerdir doğru dürüst bir şey konuşamıyoruz. Birbirimizden
saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce NE büyük bir hevesle
başlamıştık birbirimizi sevmeye… 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o
basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu
konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini
konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor…
Kalktığımda mutfakta notunu gördüm:Sevgilim, öyle güzel
uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni
merak etme. Sevgiyle, yazıyordu… Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir
bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki… Ona karşı hoyrat
davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu
sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak
gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir
tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum.Bu sevginin en gerekli
koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı
özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem
onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o DA
benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor,
birbirimizden gizleniyorduk.
Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk… Bütün gün onu
düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları
yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir
hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı
koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim… Sayfasının ismi Ayazdaki
Bir Yürek?it. Fransız yönetmen Claude Saute’nin bu filmini birlikte
gözyaşları içinde seyretmiştik… Filmin ismini günlerce sayıklayıp
durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para
bulduğunda çekmeyi düşündüğü birsürü senaryosu vardı… Ama parası hiç
olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl
yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını fark ettikçe hırçınlaşıyor, bu
yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu…
Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona… Dedim ya,
yaptığım büyük bir hataydı diye… – Sizi tanımak istiyorum.. Ben
tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını
söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin NE olduğunu sordu. – Sitenizin
ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı. – Evet, Claude
Saute?nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz MI?.. – Seyrettim. Ben
de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.İlgili NE demek. Sinema
benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım
senaryoları çekebilmek… Ama para meselesi işte… – Şu an NE iş
yapıyorsunuz? -
Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük
yapıyorum.Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi… Sizin işler nasıl? -
Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir
misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir
dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada… -Desenize
sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi
insanlara NE zaman şans tanınacak? – İşimiz çok zor. Ya kurallara
uyacağız, ya DA köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz… – Hayır, ben
köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka birşeyler yapmalıyım. -Şu an
neredesiniz? -Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var.
Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz? – Ben evimdeyim. Ve
canım hiçbir şey yapmak istemiyor. -Yalnız mısınız? – Evet, yalnızım. -
Birlikte olduğunuz kimse yok mu? -Neden sordunuz? – Hiç işte, öylesine
sordum.
– Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil.
-Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı – Evet, var… – Ne iş yapıyor? -
Yazar. Oldukça DA tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz. -
Nerede yazıyor? – Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum.
Kitapları DA var. Peki, siz NE zamandır birliktesiniz? – Ne tesadüf bizim
de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık.
Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz NE zamandır. Aynı evdeyiz, AMA
birbirimizden çok uzaktayız… -Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz.
Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve
okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça
kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.
-Hayatında başka biri olabilir MI? -Biri değil, birileri var. Flört etmeyi
çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya
görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar. -Peki, nasıl
katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım.
Ayrılmayı düşünmüyor musunuz? – Çok düşündüm. Ama
bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla
uyuyabiliyorum. – Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu? – Evet,
giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum
sizinle ben böyle… Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat
konuşamıyorum… – Ama bana rahatça anlatıyorsunuz… -Bilmiyorum, belki
sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar
rahatım sizinle… Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan
kendisini… Peki, siz birlikte olduğunuz insanla her şeyinizi
konuşabiliyor musunuz?.. – Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç
tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi… -Sevgilinizin yerinde
olmak istemezdim… -Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim. -
Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor.
Her şey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi
anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne
kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya…
Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum
görünüyordu ki… Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler… – Aşk çok
güzel birşeydir, ama kısa ömürlüdür. -Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum.
Aşkta Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk
günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü
bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp
öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye
gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum
ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş
gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken
kanadığı gibi… Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper
gibiyim…
Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para
biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde
kalmaya ihtiyacım var. – O bunları biliyor mu? -Biliyor, ama bunları hiç
konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla
baş başa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle… Ayazda iki
yüreğiz biz şimdi… -Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma bir şey geldi.
Gazetelerden birinde yazmıştı.Küçük bir çocuk karpuz yerken, kaçırmış.
Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş.
Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk
borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş…Soluğunu tıkayan
buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat
soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan söz edilince
hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız,ama aşk
olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü
anlamaz…
– Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi.Bana ne yaptınız
böyle. Her şeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı
birden… Sizde anlayamadığım bir şey var… – Nasıl bir şey? – Sanki sizi
çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim… Biliyor musunuz, insanda uzun
yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.
– Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok
isterim.. -En çok nereye mesela?.. – Trabzon?daki Uzungöl?e… Orada hem
kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli
bir korunaklılık içindesinizdir…. Tıpkı aşk gibi… – İnanmayacaksanız
belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan
dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi
görmeyi ve yüzyüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki…
– Farkında mısınız, sabah oluyor?.. – Evet, vaktin nasıl
geçtiğini farketmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüzyüze görüşmek
istiyor musunuz? – İstemiyorum, desem yalan olur… Hatta ben sizinle
hemen bugün Uzungöle yola çıkmak istiyorum.. -Siz ciddi misiniz, yoksa
benimle dalga mı geçiyorsunuz? – Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama
siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o… – Hazırım… Ben biraz
deliyimdir.Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha…
– Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz… – İşimin canı
cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım
şerefimle… – Peki sevgiliniz?.. -Nasıldı o dizeler:Can çekişen aşkları
vurmalı / Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli… Akif
Kurtuluş?un dizeleri yanılmıyorsam.. -Sevgilinizin yerinde olmak
istemezdim… -Nerede ve kaçta buluşuyoruz? – Atatürk Kültür Merkezi’nin
önünde, saat 12.00?de… Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?
– Onu arar, herşeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik
hoşçakalın… Ve birkaç dakika sonra telefonum ardarda kez çaldı. Açmadım
tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım.
Konuşması tedirgindi.
Beni incitmekten korktuğu belliydi: Canım, birbirimizi çok sevdik,
ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok
yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak
istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir
gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda… Seni incittiysem bağışla.
Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya
koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte
ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama birtürlü çıkamadığımız o uzun
yola…
CEZMİ ERSÖZ


